Bağımsız Tarım Firması Fikri ve Manifesto
Tarım, ülkemizde ve dünyanın hemen her ülkesinde son 50 senedir (belki de 50 seneden fazla) daha az sayıda insan tarafından yapılmakta, buna ek olarak köy nüfusu azalıp şehir nüfusu artmaktadır. Cumhuriyet'in ilk yıllarında köyde yaşayan nüfus %70-80 (*kesin sayı kaynak verilerek belirtilmeli) dolaylarındayken bugünlerde bu oran %25 civarına düşmüştür (* bu oran da kaynak ile belirtilmeli). Benzer oranlar neredeyse bütün ülkeler için geçerlidir. Amerika'da nüfusu besleyen insanların sayısının 30 milyonlardan 3 milyonlara geldiğinden bahsedilir. Bu gelişmeyi genel anlamda tarımın makineleşmesine daha az insana ihtiyaç duyulmasına bağlarlar. İleriki yıllarda köyde yaşayan nüfusun daha da azalacağına dair beklentiler ve haberler paylaşılır. Bu bilgiler, şimdiye kadar geleneksel şekilde hiç tarım yapmamış ve herhangi bir köyde bir gün dahi kalmamış olan bende bazı düşüncelere sebep oluyor. İlk olarak tarımın kimsenin tercih etmediği herkesin kaçmaya çalıştığı bir ekonomik faaliyet olduğunu düşündürüyor. İkinci olarak da köy yaşamı, daha önce o tecrübeyi yaşamamış biri olarak biraz otantik geliyor. Köyde yaşamanın fiziksel anlamda daha zor olduğunu, konforun ve hayat standardının ülkedeki birçok köyde şehirlere oranla daha düşük olduğunu düşündürmekle birlikte şehirlere özgü zorluklardan kaçmanın bir yolu olduğunu da düşündürüyor. Ve açıkçası şehirde yaşamanın mı köyde yaşamanın mı getirisinin götürüsünden daha fazla olduğunu hesaplayamıyorum. Şehirden köye kaçmak, ufak bir yer alıp ekip biçmek ülkemizdeki büyükşehirlerde yaşayan kalabalıktan, trafikten, gittiği her yerde sıra beklemekten bıkan insanların çoğu için çok cazip bir hayal olarak ilk sıralarda yer alıyor. Köyde yaşayanların büyük çoğunluğu ise büyükşehirlerin nimetlerinden faydalanmak karşılığında seve seve şikayetçi olduğumuz kalabalık, trafik, stres gibi olumsuzluklara göğüs germeye hazır. Yaşadığı yerden şikayetçi olan herkesi yaşamak istediği yere göndersek mutlu olurlar mı düşünmedim, fakat böyle birşey olmuş olsa tarım açısından faydası olur mu diye uzun uzun düşünme fırsatım oldu..
Nefret ettiği iş olan tarımı her gün zorla yapan insanları oradan alıp onun yerine zevkle birşeyler ekmek, toprakla meşgul olmak isteyen gönüllü insanları koyduğumuzda tarım anlamında yol alabilir miyiz? Kısa cevabım hayır. Bunun nedeni çoğumuzun tarıma yanlış taraftan bakıyor olmamız olabilir.
Tarım aslında kapitalizmin gelişiyle birlikte, bir fikir üzerine sermaye önderliğinde organize olup sermayeyi büyütmenin binlerce yolundan birisi haline geldi. Temelde işlek bir caddede çiğ köfteci dükkanı açmakla, tarlaya domates ekmek aynı şey. Başta sermaye olmak üzere bütün kaynağınızı çiğ köfte dükkanına yatırıp batırabilirsiniz ya da çok başarılı bir yere getirip zengin olabilirsiniz. Çiğ köfte dükkanını başarıya ulaştırmak için yapılması gerekenler neyse hemen hemen aynı kriterler domates yetiştiriciliğinde de, mobil oyun girişiminde de vardır. Dükkanı açacağınız caddeden kaç kişi geçecek, bunların kaç tanesi çiğ köfte seven olacak, çiğ köfteyi seviyor olsalar bile sizin çiğ köftenizi sevecekler mi, sizin satmayı düşündüğünüz fiyattan almayı kabul edecekler mi, o fiyattan alsalar dahi dükkanı döndürecek ve kar edebilecek seviyede ciro olacak mı, vs.. şeklinde onlarca soruyu düşünerek çiğ köfteci açılmadığında nasıl sonuç hüsran olacaksa, tarım yaparken de hiçbir soru sorulmadan paldır küldür işe girildiğinde sonuç aynı şekilde hüsran olacaktır. Bu noktada malesef ne devletimiz, ne şehirde yaşayan insanımız, ne köyde yaşayan insanımız tarıma bu şekilde bakmıyor. Benim yorumuma göre devlet, tarıma stratejik olarak bakmasının yanında köydekilerin kalkıp şehirlere göçmelerinin devlete çok büyük bazı sorunlar yaşatacağı için (daha yüksek işsizlik oranları, vs) daha az zarar ile çiftçileri teşvik ve desteklerle köyde tutmaya çalışıyor. (Bu noktada devlet aslında destek falan olmuyor, verdiği destekten çok daha fazlasını mazotun içindeki ötvden çıkarıyor diyenler olacaktır, haklılar, ben de aynı fikirdeyim. Ama çiftçiden topladığı verginin daha fazlasını çiftçiye verse dahi köylerin boşalmaması adına bu kadarcık zararı göze alacağını söylemek istiyorum) Yani devletin bu noktada tarım yapanlardan kar edebilen etsin, kar edemeyen gitsin başka bir sektörde çalışsın diye bir düşüncesi olmuyor. Mesela bunu herhangi bir yazılımcı için yapmıyor. Sen kodunu yaz kardeşim ben seni destekleyeceğim demiyor. Bunu tekstil işçisi için de söylemiyor, hukuk bürosu açmış avukat için de, muhasebeci için de. Diğer meslekler, kapitalizmin kuralları çerçevesinde (son 1-2 sene istisna) değerlendirirken tarım bu kuralların dışında tutuluyor. Bu başlangıçta iyi birşey olarak görülebilir, devlet daha ne yapsın diyebilirsiniz fakat bu bakış açısı tarımın yurtdışıyla rekabetini etkiliyor. Tarım teşvik ve destekleri çiftçiyi yurtdışındaki rekabete hazırlamak yerine bu insanları köyde tutmaya çalışmak üzerine kurgulanmış.
Dediğim gibi ben tarımın içinden gelmediğim için devletin nasıl daha etkili ve daha verimli bir şekilde çiftçiye destek olabileceğini bilemem, sadece devletin tarıma kapitalizm çerçevesinde pek bakmadığını belirtmek istedim. Bunun dışında şehirde yaşayanların ve tarımsal üretimle alakası olmayanların düşüncelerine baktığımızda, bu insanlar, köylülerin açgözlü olduklarından daha fazla para kazanabilmek için hormonlu ürünler ürettiklerinden ve bizi zehirlediklerinden bahsederler. Tabi bir de her ürünü çok pahalıya sattıklarından :) Burada da yine kapitalizm dışı bir bakış açısı var, çiftçiler hibrit tohum yerine atalık tohum kullanacaklar, hiçbir ilaç ve gübre kullanmayacaklar, çıkan ürünleri de bedavadan biraz pahalıya satacaklar. Bu şekilde yorum yapanlar petrolü rafineride benzine çevirmesinler, petrolü odun ateşinde kaynatıp damıtsınlar dediklerini duymadım. Ya da tekstil atölyelerinde dikiş makinesi kullanılmasın bütün işçiler ellerine iğne ipliği alsın kendileri elde diksin dediklerini de duymadım. Yani bir rafinerinin olabilen en ucuz şekilde benzin üretmesi ya da bir konfeksiyonda olabilen en ucuz şekilde pantolon dikilmesinin kapitalizmin gereği olarak özümseyen insanlar iş tarıma geldiğinde kapitalizmin gereğinin yapılmasını istemiyorlar..
Devletin ve şehirde yaşayanların tarıma kapitalizm dışında baktıklarını düşündüğümü yukarıdaki şekilde açıklamış oldum. Peki köyde yaşayanlar tarıma kapitalizm anlamında bakıyorlar mı? Tarıma geçim kaynağı olarak baktıkları doğru. Geçinemedikleri durumda bu işi bıraktıkları da doğru. Fakat bu, onların tarıma kapitalizm çerçevesinde baktıklarını da göstermez. Kapitalizm açısından başarılı olmak için, üretilen ürünün olabilen en ucuz şekilde üretilmesi ve olabilen en karlı fiyattan satılması lazım. Tarım yaparken olabilen en ucuz şekilde üretim yapmalıyım diyen kaç çiftçimiz var acaba? Gerçekten çok merak ediyorum. (Olabilen en ucuz maliyetle üretim demek, mazotun vergisiz alınabilmesi demek değildir. 1000 tl harcama yapılarak 500 kg mahsül alınan tarladan, 1100 tl ve bilgi (know how) harcayarak 750 kg mahsül alabilmek de olabilen en ucuz maliyetle üretimdir)
Yukarıda anlattıklarımdan hareketle, tarımın tıpkı bir ayakkabı üretimi, tıpkı bir mobil oyun üretimi gibi kapitalizmin kuralları çerçevesinde yapılabilecek bir iş kolu olduğunu, bu açıdan bakıldığında kendi başına karlı bir iş olarak (mesela tarım, havayolu sektöründen daha karlı olabilir bence) yapılabileceğini düşünüyorum. Bu düşünceden hareketle amacım kapitalizm çerçevesinde havayolu sektöründen daha karlı ve en az havayolu şirketi kadar büyük bir tarım şirketi kurmak olacak. Havayolu sektörü çok karsız olmakla birlikte inanılmaz büyüklüğe ulaşmış bir sektör. Ve kapitalizm kuralları işletilerek havayolu şirketleri varlıklarını sürdürebiliyorlar. Amaç olarak havayolu sektörünü sadece karlılık anlamında geçmeye çalışmak doğru bir amaç değildir. Havayolu sektöründen çok daha karlı onlarca, yüzlerce sektör vardır. Fakat havayolu sektörü kadar büyüyüp havayolu sektöründen daha karlı kalmak esas zor kısımdır. (Bazı işler doğası gereği bu kadar büyüyemez, önemli olan hem inanılmaz büyüklüklere ulaşabilen, hem de büyüdükçe karlılığı düşmeyecek sektörler bulunmalıdır. Tarım için örnek olarak 10 dönüm yer ekip 1000tl kazanırken, 100 dönüm ekip 1500tl kazanılabiliyorsa büyümemek en iyisidir :) )
Bu noktada niye havayolu sektörüyle kıyaslama yaptığımı merak edebilirsiniz. Sonuçta teknoloji şirketleri havayolu şirketlerinden hem daha karlı hem de daha büyükler. Fakat aklımıza gelen teknoloji şirketleri (Apple, Microsoft, Google, vs) karlarını ve büyüklüklerini tekel olmalarına borçlular. Oysa havayolu sektörü ve tarım sektöründe tekel olmak neredeyse imkansızdır. Bunun dezavantajı olduğu kadar bazı avantajları da vardır. Fakat bu başka bir yazının konusu olsun..
Tarım hakkında düşüncülerimi aktardıktan yapmak istediğimi belirttikten sonra fikrin esas kısmına başlayalım. Nasıl olacak bu?
Bu kısım yukarıdaki girizgahtan çok daha uzun bir kısım olacak fakat kısa bir özeti başlangıçta aktarayım. Benim iddiam, tarım sektörünün tohumundan gübresine, ilacından sulamasına, üretiminden satışına kadar bütün alanlarının tek bir şirket tarafından yapıldığı takdirde yukarıda belirttiğim hedefe ulaşabileceği yönünde. Yani şirket hem kendi tohum ihtiyacını karşılayacak, hem makine ve ekipmanını üretecek, hem kendi ihtiyacı olan suyu temin edecek, hem ekecek, hem yetiştirecek, hem satacak. Başından sonuna her alanı kendi kontrol edecek ve ancak bu sayede iddia ettiğim büyüklüğe ulaşacak. Bir havayolu şirketinin kendi pilotunu yetiştirmesi, kendi ikram şirketine sahip olması, kendi havalimanına sahip olması, kendi uçağını üretmesi, kendi satış kanalına sahip olması gibi birşey. Bu, size imkansız gibi gelebilir. Fakat günümüzde Amazon kendi kargo uçaklarına, kendi depolarına, kendi satış kanalına, müzik servisine, film izleme servisine, bulut sunucu sağlama hizmetine kadar herşeyi kendi yapabiliyor. Aynı şekilde, Alibaba kendi gemi filosuna sahip olabiliyor. Bütün bunları kendi şirketlerinin amacını yerine getirebilmek için yapıyorlar. Amazon müşteri memnuniyeti vererek kazandığı müşterilere satılabilecek herşeyi satmanın peşinde. Alibaba ise küresel ticaretin kontrolünün peşinde. Size bir eticaret sitesinin gemi sahibi olması çok mantıksız gelebilir (hatta kafanızdaki kapitalizme de ters gelebilir) fakat Alibaba hedefine ulaşmak için gemi almak gerekiyorsa gemi alır, liman almak gerekiyorsa liman alır.. Önemli olan bir hedef belirlemek ve o hedefe nasıl ulaşılacağını başkalarına anlatarak, başkalarının sizin fikirlerinizi desteklemesini sağlamak. Bu sayede gereken kaynağı toplamış oluyorsunuz, çoğunluğa imkansız gelen bütün "çılgın projeleri" gerçekleştirmiş oluyorsunuz..
Bunlarla ilgili bütün detayları ilerleyen zamanlarda bu blog üzerinden paylaşacağım ve bu hedefe başkalarının da inanıp bu oluşumda yer almalarını sağlamak üzere çalışacağım. Ama bu yazıda biraz daha bağımsız tarım fikri üzerine, biraz daha manifesto üzerine konuşmak istiyorum.
Öncelikle tarımın bazı zorlukları ve fırsatlarından bahsedelim. Sonrasında da bağımsız tarım (daha doğrusu tarım yapmak için herhangi başka bir firmaya gerek duymayan bağımsız tarım firması) fikrinin bu zorlukları nasıl bertaraf edip fırsatları nasıl değerlendirebileceğinden bahsedelim.
Tarımın zorluklarını biraz düşünsek ya da tarım yapan insanlara sorsak büyük ihtimalle şu maddelere ulaşırız;
* Hava şartlarına (don, kuraklık, sel, vs) bağımlılıktan dolayı çok riskli olması
* Sermaye birikiminin çok zor olması (yeterince karlı olmadığı için kendi sermayesiyle büyüyememesi, büyümek için sürekli dışarıdan kaynak eklenmesi gerekliliği. Örneğin çiftçinin traktörü yenileyebilmesi için krediye ihtiyaç duyması. Örneğin yeni tarla almak ve işleri hızlıca büyütmek için tarımdan kazandığı parayla değil başka sektörlerden kazandığı parayla (tarımı yapan kişinin madeni vardır, kuyumcusu vardır, restoranı vardır, vs) tarla alması.)
* Ölçeklenmesinin çok zor olması (bazılarına göre imkansız bile olabilir, yani bir firma 1000 dekarda üretim yapabilir fakat 1 milyon dekarda üretim yapacak kadar ölçekli çalışamaz, 1 milyon dekarda üretim yaparsa karlı kalamaz)
* Fiyatların üreticiler tarafından değil, aracılar, tüccarlar ya da tüketici tarafından belirlenmesi
* İşi büyütmenin çok zor olması (üretimi 2 katına çıkarmak için işçi sayısını, makine sayısını, ekilen alanı 2 katına çıkarmak gerekir. Bu da kısa zamanda ve az parayla yapılabilecek bir iş değildir)
Bütün bu sorunların nasıl çözülebileceğinden bahsedeceğim. Fakat oraya geçmeden önce birkaç tane de ülkemizdeki tarımın önündeki fırsatlardan bahsedelim;
* Mevcut verim düzeyi
* Bu sektörde faaliyet göstermeyi düşünenlerin sayısı
* Alternatifsizlik (yani havayoluna bir noktaya kadar hızlı trenler ya da gemiler alternatif olabilir, fakat bir tarım ürününe başka bir tarım ürününden başka şey alternatif olamaz, tabi insanlar cam, taş gibi şeyler yemek üzere evrimleşmezlerse)
* Mevcut durumda tekel haline gelmiş bir şirketin olmaması (bazı tarım ürünlerinde tekel varsa, o tarım ürününe girilmemeli)
* Devletin tarımı stratejik olarak görmesi ve bu sayede alınabilecek bazı teşvik ve destekler
* Ucuz kredi imkanı
* İhracat imkanı
Bağımsız tarım firmasına en yakın oluşum kooperatiflerdir. Fakat kooperatiflerin hantal olma gibi bazı zayıf yanları vardır. Birincisi neden olduğunu tam bilemiyorum ama Türkiye'deki kooperatiflerde karlılık hedefi yok. Ya da hedef var ama tutturabilen yok. İkincisi kooperatif ortaklarının yaptırım gücü yok. Normalde her şirketin yönetiminde kim varsa, o şirkette hissesi olanlara belli periyotlarda hesap verir. Sonuçta kimse hisseye sahip olduğu şirketin göz göre göre batma durumuna gelmesine müsaade etmez. Fakat kooperatiflerde bu bilincin olduğunu düşünmüyorum. Uzaktan gördüğüm kadarıyla verimsizlik üzerine kurulu bir kısır döngü var. Kooperatif ortakları aynı zamanda o kooperatifin işçileri olduğu için, kooperatif verimsiz olduğunda kooperatifi suçlayamıyor, çiftçiler verimsiz olduğunda da kooperatif çiftçileri suçlayamıyor. Çiftçi dönümde 500kg üretmesi gereken üründen 300kg üretebildiği için birim başına maliyeti çok yüksek kalıyor. Kooperatif bu yüksek maliyetin (verimsizliğin) hesabını çiftçiye soramıyor, çiftçinin verimsizliğini kooperatifin karından feragat ederek kapatmaya çalışıyor. Aynı zamanda kooperatifin yönetiminden kaynaklanan bir verimsizlik olduğunda çiftçiler (kooperatif ortakları) çeşitli nedenlerle bu verimsizliğin hesabını soramıyor.
Fakat bu özel teşebbüs mantığıyla kurgulansaydı, kooperatif üretilen tarım ürününün maksimum verimde üretilebilmesi için (dünyayla yarışabilecek verimlilikte olabilmesi için) gerekli koşulları hazırlar (çiftçi eğitimi, sulama, gübre, ilaç gibi eksiklerin temini, vs) sonra dönüm başına üretilmesi gereken verimi hedef olarak belirler ve belirlenen hedefe ulaşamayan çiftçiye hesap sorar. (Bir çorap fabrikasında, başka makinelerde 1000 çorap üretildiği zaman aralığında, sizin başınızda bulunduğunuz makineden 300 çorap üretilebildiğini düşünün, bunun hesabını kimse sormayacak mı sanıyorsunuz?) Eğer hava koşulları gibi çiftçinin dışında bir sebepten kaynaklı olarak yeterli verim alınamadıysa, bu verim kaybı sigortadan karşılanır. (sigorta verime dayalı olur ve sigorta primi ürün maliyetine yansıtılır.) Fakat çiftçinin bir hatası, ihmali, vs olduğu için verim alınamadığında bir yaptırım yapılması gerekir.
Aynı şekilde, çiftçiler de kooperatif ortağı olduğu ve kooperatif karlı ve güçlü olduğunda paylarını alabildikleri durumda, kooperatif yönetiminin en karlı operasyonu yapıp yapmadığını denetlemesi ve kooperatif yönetimin hatası olduğu durumlarda aynı şekilde yaptırımı yapması gerekir. Türkiye'de kooperatifler böyle çalışmıyorsa, özel teşebbüsler böyle çalışmak zorundalar, pekala kooperatif şeklinde çalışmalar yapabilirler. (Burada kooperatifler kapatılsın demiyorum, karsız olan kooperatiflerin karşısına kar odaklı çalışan özel şirketler kolaylıkla çıkabilir. Şu an Amerika'da NASA'ya kafa tutan ve NASA'dan daha karlı şekilde uzay yolculuğu yaptırabilen SpaceX şirketi bu duruma çok iyi bir örnektir. Bizim ülkemizde uzay yarışında kafa tutulacak NASA yok ama tarım yarışında kafa tutulabilecek çok sayıda tarım kooperatifi var.)
Kooperatiflerden daha verimli ve daha karlı çalışabilecek özel tarım şirketinden bahsettim. Burada çok önemli bir nokta var, o da üretimi yapan çiftçilerin bu şirkette pay sahibi olmaları ve şirket yönetimine karşı yaptırım gücü olması. Bu olmadığı kar amaçlı işleyen özel tarım şirketi çiftçinin yaptırım gücü olmadığında çiftçinin kanını emmeye çalışıyor. Türkiye'de böyle bir sorun da bulunmaktadır. Tarım ürününü üreten ile satan farklı kişiler olduğu için ve birinin maksimum kar etmesi diğerinin minimum kar etmesine (hatta zarar etmesine) bağlı olduğu için güçlü olan taraf her daim karşı tarafı sömürüyor. Sermaye, örgütlenme gibi konularda tarım ürünü satıcıları daha güçlü olduğu için üreticilerin istedikleri şekilde kanlarını emmeyi başarıyorlar. Burada etik olmamakla birlikte yanlış değil. Eğer bu ticarette satıcılar (tüccarlar, simsarlar, vs yani üreticiden alıp son tüketiciyle buluşturanlar) güçsüz, üreticiler güçlü olsaydı eminim onlar da bu gücü sonuna kadar kullanarak satıcıların kanlarını emeceklerdi. Bunu önlemenin ve sürdürülebilir tarım yapmanın tek yolu üreticinin, satıcının karından pay alabilmesi, satıcının da üreticinin karından pay alabilmesi. Biraz soyut olarak anlattım için anlaşılmakta zorlanılabilir, o yüzden bu konuyu bir örnek üzerinden konuşalım..
Örneğin Türkiye'de bir sene boyunca 100 kg domates üretiliyor olsun. Ve bu domatesin maliyeti 50 kuruş, satış fiyatı 1TL olsun. Satıcılar 1 TL'nin üstüne satmaya çalıştıklarında ya tüketiciler fiyatı pahalı bulduklarından almayacaklar, ya da ithalat karlı duruma geldiği için yerli domates satılamayacak. Burada normal koşullarda domatesi üreten çiftçinin ve domatesi son tüketiciye ulaştıran satıcının paylaşacağı kar miktarı 50 kuruştur. (Örneğimizde, devlet vergi almıyor, domates tüketiciye herhangi bir nakliye, işçi, kira vs gider olmadan verilebiliyor olsun.) Şimdi, satıcı ilk etapta bu 50 kuruşluk karın hepsini kendi almaya çalışacaktır. (Hatta domatesi çiftçinin elinden bedavaya alıp toplamda kg başına 1TL kar etmeyi dahi hedefleyecektir.) Aynı durum çiftçi tarafında da olacak ve o da 50 kuruşluk karın hepsini almanın planlarını yapacaktır. (Hatta çiftçi de satıcının hiç para kazanmamasını 1TL kazancın hepsinin kendisine kalmasını hedefleyecektir.) Burada yapılabilecek en adaletli paylaşım, satıcının satıcılık işlerini ömrünün sonuna kadar devam ettirebileceği (işletme giderlerini karşılayabileceği, işine yapılması gereken yeni yatırımları yapabileceği ve kendisinin ve ailesinin refah bir hayat yaşaması için yeterli para) bir kazanç elde etmesi, çiftçinin de aynı şekilde ömrünün sonuna kadar çiftçilik mesleğini devam ettirebileceği (çiftçi için de aynı şekilde üretime devam edebileceği, gelecekte gerekli yeni yatırımları işine yatırabileceği, kendisinin ve ailesinin refah bir hayat yaşayabileceği bir miktarda) bir kazanç elde etmesi. (Burada kar yarı yarıya paylaşılsın demiyorum, iki taraf da yukarıda saydığım hayat ve iş standardını sürdürecek parayı kazanır, hala daha para kaldıysa bunu da belli hisse değerlerinde paylaşır) Ama satıcı çiftçinin çiftçiliği devam ettirmesine yetecek kazancı çiftçiye bırakmıyor, hepsini kendi istiyorsa (ya da tam tersi şekilde çiftçi de hepsini kendine istiyorsa) karşı taraf yaptığı işi devam ettiremeyecek, bir süre sonra sistemden çıkacak ve bu yüzden ilk başlarda kendi başına kazanan taraf ticaretin küçülmesiyle uzun vadede daha az kazanır hale gelecektir.
Yani bu manifestonun konusu olan bağımsız tarım yapacak özel şirket, verimsizliği ve karsızlığı kader olarak paylaşan tarım kooperatifleri ile çiftçinin kanını emmeye çalışan aracılara da benzemeyecektir. Bahsedilen şirket, tarımı kendi yaptığı için çiftçinin hakkına göz dikme gibi bir durumu olmayacak (bu noktada aracılardan ayrışacak), bu işi batırmadan uzun yıllar devam edebilmesi için de karlılığı ve verimliliği zorunluluk olarak hedefleyecektir (bu noktada da kooperatiflerden ayrışacak) Ülkemizde çiftçinin örgütlü ve güç sahibi olmamasından kaynaklı olarak tarım üretimi için gerekli enerjiyi veren kazançlı, sulama sistemini satan kazançlı, gübreyi satan, ilacı satan kazançlı, traktörü, makine ve ekipmanı satan kazançlı, ürünü son tüketiciyle satan kazançlı, ne hikmetse bütün bunları birleştirip ürünü üreten zararlı çıkıyor. O zaman yapılması gereken gerekli enerjiyi, suyu, gübreyi, ilacı, ekipmanı üretip son tüketiciye satmak ve bu alanlarda yapılan karın şirket içinde kalmasını sağlamaktır. (Burada da işletmecilikten hiçbir şey anlamadığımı, üretim için gerekli olan herşeyi üretmenin karlılık ve işletmecilik açısından imkansız olduğunu söyleyenler olacaktır. İleriki dönemde bilgi çağının imkanlarının artmasıyla neler olabileceğini araştırmalarını ve düşünmelerini tavsiye ederim. Burası da başka bir yazının konusu olsun..)
Dışarıdan bakıldığında tarımda şöyle bir durum oluşuyor, herkes tarım sektöründe en karlı alanları almış, çiftçilere de hep zarar eden kısım kalmış. O zaman, yazının en başında belirtilen risklere karşı gerekli tedbirleri alarak, yine yazının en başında belirtilen fırsatları değerlendirerek karlılığı yakalayacak bir tarımı, yan kollarıyla birlikte faaliyet göstererek daha da karlı hale getirip bir holding şeklinde yapılandırmak ve böylece uzun yıllar sürdürülebilir (teorik olarak insanoğlu var olduğu ve tarım ürünü tükettiği sürece), karlı ve ölçeklenebilir bir iş yapılmış oluyor. İşte manifestonun konusuna şimdi ulaşmış olduk. Tarımdaki riskleri yöneten, fırsatları değerlendiren, ölçeklenebilir, sürdürülebilir ve en önemlisi karlı (hem mevcut iş için yatırılan parayı kazanacak, hem gelecekteki yatırımları finanse edecek, hem de bu işle uğraşan ortaklara refah bir hayat yaşatacak kadar karlı) bir tarım işletmesi kurmak bu manifestonun ana konusu ve kurulacak tarım holdinginin amacı olacaktır. Bundan sonraki aşamalarda risklerin neler olduğu ve nasıl yönetileceği, fırsatların neler olduğu ve nasıl değerlendirileceği, tarımla alakalı yan kollarda (arazi, elektrik, su ve sulama sistemleri, tohum, gübre, ilaç, makine/ekipman, hasat, depolama/saklama, işleme, katma değer ekleme, satış) nasıl faaliyet gösterileceği, elde edilen karın nasıl paylaşılacağı konuları işlenecektir. Haydi bismillah..
Nefret ettiği iş olan tarımı her gün zorla yapan insanları oradan alıp onun yerine zevkle birşeyler ekmek, toprakla meşgul olmak isteyen gönüllü insanları koyduğumuzda tarım anlamında yol alabilir miyiz? Kısa cevabım hayır. Bunun nedeni çoğumuzun tarıma yanlış taraftan bakıyor olmamız olabilir.
Tarım aslında kapitalizmin gelişiyle birlikte, bir fikir üzerine sermaye önderliğinde organize olup sermayeyi büyütmenin binlerce yolundan birisi haline geldi. Temelde işlek bir caddede çiğ köfteci dükkanı açmakla, tarlaya domates ekmek aynı şey. Başta sermaye olmak üzere bütün kaynağınızı çiğ köfte dükkanına yatırıp batırabilirsiniz ya da çok başarılı bir yere getirip zengin olabilirsiniz. Çiğ köfte dükkanını başarıya ulaştırmak için yapılması gerekenler neyse hemen hemen aynı kriterler domates yetiştiriciliğinde de, mobil oyun girişiminde de vardır. Dükkanı açacağınız caddeden kaç kişi geçecek, bunların kaç tanesi çiğ köfte seven olacak, çiğ köfteyi seviyor olsalar bile sizin çiğ köftenizi sevecekler mi, sizin satmayı düşündüğünüz fiyattan almayı kabul edecekler mi, o fiyattan alsalar dahi dükkanı döndürecek ve kar edebilecek seviyede ciro olacak mı, vs.. şeklinde onlarca soruyu düşünerek çiğ köfteci açılmadığında nasıl sonuç hüsran olacaksa, tarım yaparken de hiçbir soru sorulmadan paldır küldür işe girildiğinde sonuç aynı şekilde hüsran olacaktır. Bu noktada malesef ne devletimiz, ne şehirde yaşayan insanımız, ne köyde yaşayan insanımız tarıma bu şekilde bakmıyor. Benim yorumuma göre devlet, tarıma stratejik olarak bakmasının yanında köydekilerin kalkıp şehirlere göçmelerinin devlete çok büyük bazı sorunlar yaşatacağı için (daha yüksek işsizlik oranları, vs) daha az zarar ile çiftçileri teşvik ve desteklerle köyde tutmaya çalışıyor. (Bu noktada devlet aslında destek falan olmuyor, verdiği destekten çok daha fazlasını mazotun içindeki ötvden çıkarıyor diyenler olacaktır, haklılar, ben de aynı fikirdeyim. Ama çiftçiden topladığı verginin daha fazlasını çiftçiye verse dahi köylerin boşalmaması adına bu kadarcık zararı göze alacağını söylemek istiyorum) Yani devletin bu noktada tarım yapanlardan kar edebilen etsin, kar edemeyen gitsin başka bir sektörde çalışsın diye bir düşüncesi olmuyor. Mesela bunu herhangi bir yazılımcı için yapmıyor. Sen kodunu yaz kardeşim ben seni destekleyeceğim demiyor. Bunu tekstil işçisi için de söylemiyor, hukuk bürosu açmış avukat için de, muhasebeci için de. Diğer meslekler, kapitalizmin kuralları çerçevesinde (son 1-2 sene istisna) değerlendirirken tarım bu kuralların dışında tutuluyor. Bu başlangıçta iyi birşey olarak görülebilir, devlet daha ne yapsın diyebilirsiniz fakat bu bakış açısı tarımın yurtdışıyla rekabetini etkiliyor. Tarım teşvik ve destekleri çiftçiyi yurtdışındaki rekabete hazırlamak yerine bu insanları köyde tutmaya çalışmak üzerine kurgulanmış.
Dediğim gibi ben tarımın içinden gelmediğim için devletin nasıl daha etkili ve daha verimli bir şekilde çiftçiye destek olabileceğini bilemem, sadece devletin tarıma kapitalizm çerçevesinde pek bakmadığını belirtmek istedim. Bunun dışında şehirde yaşayanların ve tarımsal üretimle alakası olmayanların düşüncelerine baktığımızda, bu insanlar, köylülerin açgözlü olduklarından daha fazla para kazanabilmek için hormonlu ürünler ürettiklerinden ve bizi zehirlediklerinden bahsederler. Tabi bir de her ürünü çok pahalıya sattıklarından :) Burada da yine kapitalizm dışı bir bakış açısı var, çiftçiler hibrit tohum yerine atalık tohum kullanacaklar, hiçbir ilaç ve gübre kullanmayacaklar, çıkan ürünleri de bedavadan biraz pahalıya satacaklar. Bu şekilde yorum yapanlar petrolü rafineride benzine çevirmesinler, petrolü odun ateşinde kaynatıp damıtsınlar dediklerini duymadım. Ya da tekstil atölyelerinde dikiş makinesi kullanılmasın bütün işçiler ellerine iğne ipliği alsın kendileri elde diksin dediklerini de duymadım. Yani bir rafinerinin olabilen en ucuz şekilde benzin üretmesi ya da bir konfeksiyonda olabilen en ucuz şekilde pantolon dikilmesinin kapitalizmin gereği olarak özümseyen insanlar iş tarıma geldiğinde kapitalizmin gereğinin yapılmasını istemiyorlar..
Devletin ve şehirde yaşayanların tarıma kapitalizm dışında baktıklarını düşündüğümü yukarıdaki şekilde açıklamış oldum. Peki köyde yaşayanlar tarıma kapitalizm anlamında bakıyorlar mı? Tarıma geçim kaynağı olarak baktıkları doğru. Geçinemedikleri durumda bu işi bıraktıkları da doğru. Fakat bu, onların tarıma kapitalizm çerçevesinde baktıklarını da göstermez. Kapitalizm açısından başarılı olmak için, üretilen ürünün olabilen en ucuz şekilde üretilmesi ve olabilen en karlı fiyattan satılması lazım. Tarım yaparken olabilen en ucuz şekilde üretim yapmalıyım diyen kaç çiftçimiz var acaba? Gerçekten çok merak ediyorum. (Olabilen en ucuz maliyetle üretim demek, mazotun vergisiz alınabilmesi demek değildir. 1000 tl harcama yapılarak 500 kg mahsül alınan tarladan, 1100 tl ve bilgi (know how) harcayarak 750 kg mahsül alabilmek de olabilen en ucuz maliyetle üretimdir)
Yukarıda anlattıklarımdan hareketle, tarımın tıpkı bir ayakkabı üretimi, tıpkı bir mobil oyun üretimi gibi kapitalizmin kuralları çerçevesinde yapılabilecek bir iş kolu olduğunu, bu açıdan bakıldığında kendi başına karlı bir iş olarak (mesela tarım, havayolu sektöründen daha karlı olabilir bence) yapılabileceğini düşünüyorum. Bu düşünceden hareketle amacım kapitalizm çerçevesinde havayolu sektöründen daha karlı ve en az havayolu şirketi kadar büyük bir tarım şirketi kurmak olacak. Havayolu sektörü çok karsız olmakla birlikte inanılmaz büyüklüğe ulaşmış bir sektör. Ve kapitalizm kuralları işletilerek havayolu şirketleri varlıklarını sürdürebiliyorlar. Amaç olarak havayolu sektörünü sadece karlılık anlamında geçmeye çalışmak doğru bir amaç değildir. Havayolu sektöründen çok daha karlı onlarca, yüzlerce sektör vardır. Fakat havayolu sektörü kadar büyüyüp havayolu sektöründen daha karlı kalmak esas zor kısımdır. (Bazı işler doğası gereği bu kadar büyüyemez, önemli olan hem inanılmaz büyüklüklere ulaşabilen, hem de büyüdükçe karlılığı düşmeyecek sektörler bulunmalıdır. Tarım için örnek olarak 10 dönüm yer ekip 1000tl kazanırken, 100 dönüm ekip 1500tl kazanılabiliyorsa büyümemek en iyisidir :) )
Bu noktada niye havayolu sektörüyle kıyaslama yaptığımı merak edebilirsiniz. Sonuçta teknoloji şirketleri havayolu şirketlerinden hem daha karlı hem de daha büyükler. Fakat aklımıza gelen teknoloji şirketleri (Apple, Microsoft, Google, vs) karlarını ve büyüklüklerini tekel olmalarına borçlular. Oysa havayolu sektörü ve tarım sektöründe tekel olmak neredeyse imkansızdır. Bunun dezavantajı olduğu kadar bazı avantajları da vardır. Fakat bu başka bir yazının konusu olsun..
Tarım hakkında düşüncülerimi aktardıktan yapmak istediğimi belirttikten sonra fikrin esas kısmına başlayalım. Nasıl olacak bu?
Bu kısım yukarıdaki girizgahtan çok daha uzun bir kısım olacak fakat kısa bir özeti başlangıçta aktarayım. Benim iddiam, tarım sektörünün tohumundan gübresine, ilacından sulamasına, üretiminden satışına kadar bütün alanlarının tek bir şirket tarafından yapıldığı takdirde yukarıda belirttiğim hedefe ulaşabileceği yönünde. Yani şirket hem kendi tohum ihtiyacını karşılayacak, hem makine ve ekipmanını üretecek, hem kendi ihtiyacı olan suyu temin edecek, hem ekecek, hem yetiştirecek, hem satacak. Başından sonuna her alanı kendi kontrol edecek ve ancak bu sayede iddia ettiğim büyüklüğe ulaşacak. Bir havayolu şirketinin kendi pilotunu yetiştirmesi, kendi ikram şirketine sahip olması, kendi havalimanına sahip olması, kendi uçağını üretmesi, kendi satış kanalına sahip olması gibi birşey. Bu, size imkansız gibi gelebilir. Fakat günümüzde Amazon kendi kargo uçaklarına, kendi depolarına, kendi satış kanalına, müzik servisine, film izleme servisine, bulut sunucu sağlama hizmetine kadar herşeyi kendi yapabiliyor. Aynı şekilde, Alibaba kendi gemi filosuna sahip olabiliyor. Bütün bunları kendi şirketlerinin amacını yerine getirebilmek için yapıyorlar. Amazon müşteri memnuniyeti vererek kazandığı müşterilere satılabilecek herşeyi satmanın peşinde. Alibaba ise küresel ticaretin kontrolünün peşinde. Size bir eticaret sitesinin gemi sahibi olması çok mantıksız gelebilir (hatta kafanızdaki kapitalizme de ters gelebilir) fakat Alibaba hedefine ulaşmak için gemi almak gerekiyorsa gemi alır, liman almak gerekiyorsa liman alır.. Önemli olan bir hedef belirlemek ve o hedefe nasıl ulaşılacağını başkalarına anlatarak, başkalarının sizin fikirlerinizi desteklemesini sağlamak. Bu sayede gereken kaynağı toplamış oluyorsunuz, çoğunluğa imkansız gelen bütün "çılgın projeleri" gerçekleştirmiş oluyorsunuz..
Bunlarla ilgili bütün detayları ilerleyen zamanlarda bu blog üzerinden paylaşacağım ve bu hedefe başkalarının da inanıp bu oluşumda yer almalarını sağlamak üzere çalışacağım. Ama bu yazıda biraz daha bağımsız tarım fikri üzerine, biraz daha manifesto üzerine konuşmak istiyorum.
Öncelikle tarımın bazı zorlukları ve fırsatlarından bahsedelim. Sonrasında da bağımsız tarım (daha doğrusu tarım yapmak için herhangi başka bir firmaya gerek duymayan bağımsız tarım firması) fikrinin bu zorlukları nasıl bertaraf edip fırsatları nasıl değerlendirebileceğinden bahsedelim.
Tarımın zorluklarını biraz düşünsek ya da tarım yapan insanlara sorsak büyük ihtimalle şu maddelere ulaşırız;
* Hava şartlarına (don, kuraklık, sel, vs) bağımlılıktan dolayı çok riskli olması
* Sermaye birikiminin çok zor olması (yeterince karlı olmadığı için kendi sermayesiyle büyüyememesi, büyümek için sürekli dışarıdan kaynak eklenmesi gerekliliği. Örneğin çiftçinin traktörü yenileyebilmesi için krediye ihtiyaç duyması. Örneğin yeni tarla almak ve işleri hızlıca büyütmek için tarımdan kazandığı parayla değil başka sektörlerden kazandığı parayla (tarımı yapan kişinin madeni vardır, kuyumcusu vardır, restoranı vardır, vs) tarla alması.)
* Ölçeklenmesinin çok zor olması (bazılarına göre imkansız bile olabilir, yani bir firma 1000 dekarda üretim yapabilir fakat 1 milyon dekarda üretim yapacak kadar ölçekli çalışamaz, 1 milyon dekarda üretim yaparsa karlı kalamaz)
* Fiyatların üreticiler tarafından değil, aracılar, tüccarlar ya da tüketici tarafından belirlenmesi
* İşi büyütmenin çok zor olması (üretimi 2 katına çıkarmak için işçi sayısını, makine sayısını, ekilen alanı 2 katına çıkarmak gerekir. Bu da kısa zamanda ve az parayla yapılabilecek bir iş değildir)
Bütün bu sorunların nasıl çözülebileceğinden bahsedeceğim. Fakat oraya geçmeden önce birkaç tane de ülkemizdeki tarımın önündeki fırsatlardan bahsedelim;
* Mevcut verim düzeyi
* Bu sektörde faaliyet göstermeyi düşünenlerin sayısı
* Alternatifsizlik (yani havayoluna bir noktaya kadar hızlı trenler ya da gemiler alternatif olabilir, fakat bir tarım ürününe başka bir tarım ürününden başka şey alternatif olamaz, tabi insanlar cam, taş gibi şeyler yemek üzere evrimleşmezlerse)
* Mevcut durumda tekel haline gelmiş bir şirketin olmaması (bazı tarım ürünlerinde tekel varsa, o tarım ürününe girilmemeli)
* Devletin tarımı stratejik olarak görmesi ve bu sayede alınabilecek bazı teşvik ve destekler
* Ucuz kredi imkanı
* İhracat imkanı
Bağımsız tarım firmasına en yakın oluşum kooperatiflerdir. Fakat kooperatiflerin hantal olma gibi bazı zayıf yanları vardır. Birincisi neden olduğunu tam bilemiyorum ama Türkiye'deki kooperatiflerde karlılık hedefi yok. Ya da hedef var ama tutturabilen yok. İkincisi kooperatif ortaklarının yaptırım gücü yok. Normalde her şirketin yönetiminde kim varsa, o şirkette hissesi olanlara belli periyotlarda hesap verir. Sonuçta kimse hisseye sahip olduğu şirketin göz göre göre batma durumuna gelmesine müsaade etmez. Fakat kooperatiflerde bu bilincin olduğunu düşünmüyorum. Uzaktan gördüğüm kadarıyla verimsizlik üzerine kurulu bir kısır döngü var. Kooperatif ortakları aynı zamanda o kooperatifin işçileri olduğu için, kooperatif verimsiz olduğunda kooperatifi suçlayamıyor, çiftçiler verimsiz olduğunda da kooperatif çiftçileri suçlayamıyor. Çiftçi dönümde 500kg üretmesi gereken üründen 300kg üretebildiği için birim başına maliyeti çok yüksek kalıyor. Kooperatif bu yüksek maliyetin (verimsizliğin) hesabını çiftçiye soramıyor, çiftçinin verimsizliğini kooperatifin karından feragat ederek kapatmaya çalışıyor. Aynı zamanda kooperatifin yönetiminden kaynaklanan bir verimsizlik olduğunda çiftçiler (kooperatif ortakları) çeşitli nedenlerle bu verimsizliğin hesabını soramıyor.
Fakat bu özel teşebbüs mantığıyla kurgulansaydı, kooperatif üretilen tarım ürününün maksimum verimde üretilebilmesi için (dünyayla yarışabilecek verimlilikte olabilmesi için) gerekli koşulları hazırlar (çiftçi eğitimi, sulama, gübre, ilaç gibi eksiklerin temini, vs) sonra dönüm başına üretilmesi gereken verimi hedef olarak belirler ve belirlenen hedefe ulaşamayan çiftçiye hesap sorar. (Bir çorap fabrikasında, başka makinelerde 1000 çorap üretildiği zaman aralığında, sizin başınızda bulunduğunuz makineden 300 çorap üretilebildiğini düşünün, bunun hesabını kimse sormayacak mı sanıyorsunuz?) Eğer hava koşulları gibi çiftçinin dışında bir sebepten kaynaklı olarak yeterli verim alınamadıysa, bu verim kaybı sigortadan karşılanır. (sigorta verime dayalı olur ve sigorta primi ürün maliyetine yansıtılır.) Fakat çiftçinin bir hatası, ihmali, vs olduğu için verim alınamadığında bir yaptırım yapılması gerekir.
Aynı şekilde, çiftçiler de kooperatif ortağı olduğu ve kooperatif karlı ve güçlü olduğunda paylarını alabildikleri durumda, kooperatif yönetiminin en karlı operasyonu yapıp yapmadığını denetlemesi ve kooperatif yönetimin hatası olduğu durumlarda aynı şekilde yaptırımı yapması gerekir. Türkiye'de kooperatifler böyle çalışmıyorsa, özel teşebbüsler böyle çalışmak zorundalar, pekala kooperatif şeklinde çalışmalar yapabilirler. (Burada kooperatifler kapatılsın demiyorum, karsız olan kooperatiflerin karşısına kar odaklı çalışan özel şirketler kolaylıkla çıkabilir. Şu an Amerika'da NASA'ya kafa tutan ve NASA'dan daha karlı şekilde uzay yolculuğu yaptırabilen SpaceX şirketi bu duruma çok iyi bir örnektir. Bizim ülkemizde uzay yarışında kafa tutulacak NASA yok ama tarım yarışında kafa tutulabilecek çok sayıda tarım kooperatifi var.)
Kooperatiflerden daha verimli ve daha karlı çalışabilecek özel tarım şirketinden bahsettim. Burada çok önemli bir nokta var, o da üretimi yapan çiftçilerin bu şirkette pay sahibi olmaları ve şirket yönetimine karşı yaptırım gücü olması. Bu olmadığı kar amaçlı işleyen özel tarım şirketi çiftçinin yaptırım gücü olmadığında çiftçinin kanını emmeye çalışıyor. Türkiye'de böyle bir sorun da bulunmaktadır. Tarım ürününü üreten ile satan farklı kişiler olduğu için ve birinin maksimum kar etmesi diğerinin minimum kar etmesine (hatta zarar etmesine) bağlı olduğu için güçlü olan taraf her daim karşı tarafı sömürüyor. Sermaye, örgütlenme gibi konularda tarım ürünü satıcıları daha güçlü olduğu için üreticilerin istedikleri şekilde kanlarını emmeyi başarıyorlar. Burada etik olmamakla birlikte yanlış değil. Eğer bu ticarette satıcılar (tüccarlar, simsarlar, vs yani üreticiden alıp son tüketiciyle buluşturanlar) güçsüz, üreticiler güçlü olsaydı eminim onlar da bu gücü sonuna kadar kullanarak satıcıların kanlarını emeceklerdi. Bunu önlemenin ve sürdürülebilir tarım yapmanın tek yolu üreticinin, satıcının karından pay alabilmesi, satıcının da üreticinin karından pay alabilmesi. Biraz soyut olarak anlattım için anlaşılmakta zorlanılabilir, o yüzden bu konuyu bir örnek üzerinden konuşalım..
Örneğin Türkiye'de bir sene boyunca 100 kg domates üretiliyor olsun. Ve bu domatesin maliyeti 50 kuruş, satış fiyatı 1TL olsun. Satıcılar 1 TL'nin üstüne satmaya çalıştıklarında ya tüketiciler fiyatı pahalı bulduklarından almayacaklar, ya da ithalat karlı duruma geldiği için yerli domates satılamayacak. Burada normal koşullarda domatesi üreten çiftçinin ve domatesi son tüketiciye ulaştıran satıcının paylaşacağı kar miktarı 50 kuruştur. (Örneğimizde, devlet vergi almıyor, domates tüketiciye herhangi bir nakliye, işçi, kira vs gider olmadan verilebiliyor olsun.) Şimdi, satıcı ilk etapta bu 50 kuruşluk karın hepsini kendi almaya çalışacaktır. (Hatta domatesi çiftçinin elinden bedavaya alıp toplamda kg başına 1TL kar etmeyi dahi hedefleyecektir.) Aynı durum çiftçi tarafında da olacak ve o da 50 kuruşluk karın hepsini almanın planlarını yapacaktır. (Hatta çiftçi de satıcının hiç para kazanmamasını 1TL kazancın hepsinin kendisine kalmasını hedefleyecektir.) Burada yapılabilecek en adaletli paylaşım, satıcının satıcılık işlerini ömrünün sonuna kadar devam ettirebileceği (işletme giderlerini karşılayabileceği, işine yapılması gereken yeni yatırımları yapabileceği ve kendisinin ve ailesinin refah bir hayat yaşaması için yeterli para) bir kazanç elde etmesi, çiftçinin de aynı şekilde ömrünün sonuna kadar çiftçilik mesleğini devam ettirebileceği (çiftçi için de aynı şekilde üretime devam edebileceği, gelecekte gerekli yeni yatırımları işine yatırabileceği, kendisinin ve ailesinin refah bir hayat yaşayabileceği bir miktarda) bir kazanç elde etmesi. (Burada kar yarı yarıya paylaşılsın demiyorum, iki taraf da yukarıda saydığım hayat ve iş standardını sürdürecek parayı kazanır, hala daha para kaldıysa bunu da belli hisse değerlerinde paylaşır) Ama satıcı çiftçinin çiftçiliği devam ettirmesine yetecek kazancı çiftçiye bırakmıyor, hepsini kendi istiyorsa (ya da tam tersi şekilde çiftçi de hepsini kendine istiyorsa) karşı taraf yaptığı işi devam ettiremeyecek, bir süre sonra sistemden çıkacak ve bu yüzden ilk başlarda kendi başına kazanan taraf ticaretin küçülmesiyle uzun vadede daha az kazanır hale gelecektir.
Yani bu manifestonun konusu olan bağımsız tarım yapacak özel şirket, verimsizliği ve karsızlığı kader olarak paylaşan tarım kooperatifleri ile çiftçinin kanını emmeye çalışan aracılara da benzemeyecektir. Bahsedilen şirket, tarımı kendi yaptığı için çiftçinin hakkına göz dikme gibi bir durumu olmayacak (bu noktada aracılardan ayrışacak), bu işi batırmadan uzun yıllar devam edebilmesi için de karlılığı ve verimliliği zorunluluk olarak hedefleyecektir (bu noktada da kooperatiflerden ayrışacak) Ülkemizde çiftçinin örgütlü ve güç sahibi olmamasından kaynaklı olarak tarım üretimi için gerekli enerjiyi veren kazançlı, sulama sistemini satan kazançlı, gübreyi satan, ilacı satan kazançlı, traktörü, makine ve ekipmanı satan kazançlı, ürünü son tüketiciyle satan kazançlı, ne hikmetse bütün bunları birleştirip ürünü üreten zararlı çıkıyor. O zaman yapılması gereken gerekli enerjiyi, suyu, gübreyi, ilacı, ekipmanı üretip son tüketiciye satmak ve bu alanlarda yapılan karın şirket içinde kalmasını sağlamaktır. (Burada da işletmecilikten hiçbir şey anlamadığımı, üretim için gerekli olan herşeyi üretmenin karlılık ve işletmecilik açısından imkansız olduğunu söyleyenler olacaktır. İleriki dönemde bilgi çağının imkanlarının artmasıyla neler olabileceğini araştırmalarını ve düşünmelerini tavsiye ederim. Burası da başka bir yazının konusu olsun..)
Dışarıdan bakıldığında tarımda şöyle bir durum oluşuyor, herkes tarım sektöründe en karlı alanları almış, çiftçilere de hep zarar eden kısım kalmış. O zaman, yazının en başında belirtilen risklere karşı gerekli tedbirleri alarak, yine yazının en başında belirtilen fırsatları değerlendirerek karlılığı yakalayacak bir tarımı, yan kollarıyla birlikte faaliyet göstererek daha da karlı hale getirip bir holding şeklinde yapılandırmak ve böylece uzun yıllar sürdürülebilir (teorik olarak insanoğlu var olduğu ve tarım ürünü tükettiği sürece), karlı ve ölçeklenebilir bir iş yapılmış oluyor. İşte manifestonun konusuna şimdi ulaşmış olduk. Tarımdaki riskleri yöneten, fırsatları değerlendiren, ölçeklenebilir, sürdürülebilir ve en önemlisi karlı (hem mevcut iş için yatırılan parayı kazanacak, hem gelecekteki yatırımları finanse edecek, hem de bu işle uğraşan ortaklara refah bir hayat yaşatacak kadar karlı) bir tarım işletmesi kurmak bu manifestonun ana konusu ve kurulacak tarım holdinginin amacı olacaktır. Bundan sonraki aşamalarda risklerin neler olduğu ve nasıl yönetileceği, fırsatların neler olduğu ve nasıl değerlendirileceği, tarımla alakalı yan kollarda (arazi, elektrik, su ve sulama sistemleri, tohum, gübre, ilaç, makine/ekipman, hasat, depolama/saklama, işleme, katma değer ekleme, satış) nasıl faaliyet gösterileceği, elde edilen karın nasıl paylaşılacağı konuları işlenecektir. Haydi bismillah..
Comments
Post a Comment